Ders çalışmayı istemek değil, istememek daha doğaldır…

Okula devam eden bir çocuk için en çok dile getirilen şikayetlerden birisi, “Bu çocuk ders çalışmıyor…” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Öğretmenler ve anne-babalara sorulacak olsa, belki de en çok dile getirilecek sorunlardan birisi ders çalışmama sorunudur. Bir çok öğrencinin yaşadığı ders çalışmama sorunu karşısında da, biz yetişkinler telaşlanır ve çocuğun iyiliği adına (!) ona her tür baskıyı yaparak bu alışkanlığın yerleşmesine çalışırız. Onu karşımıza alır ve yüksek bir ses tonuyla, “Evladım, yediğin önünde, yemediğin arkanda, sana iş yap diyen yok, para kazan diyen yok. Sadece ve sadece ders çalışmanı istiyoruz çocuğum. Çok şey mi istiyoruz? Biz senin kötülüğünü mü istiyoruz?” gibi coşku dolu sözler sarfederek ikna etmeye çalışıyoruz. Bu arada “Biz senin kötülüğünü mü istiyoruz?” gibi bir ifadenin de aslında konuyla hiçbir ilgisi olmadığını, tamamen ego dili olduğunu söylemiş olalım ve iletişimde bu ego diliyle nasıl başımızın belaya girdiğini de bir başka yazıya bırakalım.


Konumuza geri dönersek, aslolan şudur ki, bir çoğumuz, oldukça zorlayıcı bu sorunu, gerçek boyutlarıyla anlamaya çalışıp da gerçekçi bir çözüme kavuşturmak yerine, kestirme çözümler arayıp işi iyice içinden çıkılmaz hale getiririz.

O halde ders çalışmama sorunu nedir ve nasıl çözülür? Sorunun çözümü üzerine düşünmeden önce gerçekten ne olduğunu ve nereden kaynaklandığını anlamaya çalışalım.

Ders çalışma konusu, çocuğumuz ya da öğrencimiz söz konusu olduğunda kahramanca mücadele ettiğimiz bir sorun olmakla birlikte, kendi çocukluğumuzdan itibaren aslında bizlerin de çoğu zaman yaşadığı bir sorun olmuştur. Sanki biz kendi çocukluğumuzdan itibaren, eve gelir gelmez dersin başına oturmuş, aralıksız ders çalışmış, her gün iki saatin altına düşmemiş, bunu haftanın her günü yapmış ve üstelik bundan müthiş zevk almışız da, böylesine kolayca bir şeyi çocuklardan beklememiz de son derece doğalmış gibi davranırız.

Açıkçası, bence, ders çalışma hiç de zevkli bir uğraş değildir. Bu nedenle de, bir çocuğun ders çalışmayı istemesi değil, istememesi daha doğaldır. Böyle bir söylem karşısında, zaman zaman “İyi ama, öğrenmek zevkli değil midir?” diye soruluyor. Öğrenme elbette zevkli bir uğraştır. Ancak öğrenme ile ders çalışma aynı şey değildir. Her ikisinin örtüştüğü durumlar olsa da bu, genellenebilir bir şey değildir. Öğrenme, özünde merak duygusuna dayanır ve içten gelen bir yönelimi ifade eder. Eğer, öğrenilecek şeyi ve öğrenme koşullarını siz belirliyorsanız, bundan keyif almanız da doğal ve beklenen bir durum olacaktır. Ancak, öğrenme içten gelen bir eylem olsa da, ders çalışma dıştan kişiye doğru yönelen bir beklentidir. Ve hiç kimse dışarıdan kendisine yönelen bir beklentiyi her zaman keyifle karşılamak zorunda değildir. Üstelik de, bu yıllar boyu süren ve sürekliliği olan bir zorlamadır.

Bir çok öğrenciyle yaptığımız görüşmede, ders çalışmanın zevksiz olduğu ifadesiyle karşılaşıyoruz. Ancak ilginç olan şey şu ki, “Peki, ders çalışmak gerekli midir?” diye sorduğumuzda, “Evet, gereklidir.” cevabı da alıyoruz. İşte, konunun kritik noktalarından birisi de buradadır. O halde, ders çalışma ile ilgili algı iki kavram etrafında yoğunlaşmaktadır. “Ders çalışmak zevksiz ama gerekli…”  Bu ilginç ve kendi içinde paradoksal bir durumdur. Asıl çözülmesi gereken yer de buradadır aslında. Bir cümleyle ifade edilmiş olsa da, çözümü o kadar kolay değildir. Sorunun analizini yaptığınızda karşınıza çıkan gerçek şudur: “Ders çalışmak zevksiz” diyen yanımız duygusal alanımızdır, “Ders çalışmak gereklidir” diyen yanımız ise akıl alanımızdır. Ve sorun aslında akıl odaklı değil, duygu odaklı bir sorundur. O halde, ikna edilmesi gereken yer de aklımız değil, duygularımızdır.

Bilmek, davranışlarımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirmek için kesinlikle yeterli değildir. Gerçek olan şudur ki, hepimiz bir çok şeyi biliriz ama bu bildiklerimizi davranışlarımıza dönüştüremeyiz. Örneğin, sağlığımız için günde 30-40 dakika yürümemiz gerektiğini hepimiz biliriz, ancak büyük çoğunluğumuz bunu yapmayız. Neden yapmadığımız sorulduğunda da, bir sürü gerekçe ileri süreriz ki, çoğuna kendimiz de aslında inanmayız. Kitap okumanın yararları üzerine konferanslar verir, ortalığı nasihate boğarız ama evimizde kütüphanemiz yoktur. Kaldı ki, Türkiye ortalamalarına bakıldığında, kitap okumayı hiç sevmediğimizi de hemen görürüz. Sigara içmemek gerektiğini kabul ederiz ama sigaraları peşpeşe yakmayı ihmal etmeyiz. Demek ki, başkası üzerinden (özellikle de çocuklar üzerinden) ahkam kesmeyi ve bir bilen olmayı çok severiz ama kendimize gelince doğruları yapmamak için köşe bucak kaçarız. Sözün özü, başkasından bir şey istemek kolaydır ama kendimizden istemek zordur.

Sorunun çok önemli bir başka boyutu daha var… Biz çocuğa doğrudan ya da dolaylı olarak, “Evlat, ders çalış, yirmi sene sonra adam ol.”, “Evlat, ders çalış, beş sene sonra SBS’yi kazan.”, “Evlat, ders çalış, bir sene sonra sınıfı geç.” diyoruz. Bir başka ifadeyle, “Çalış, çalış, çalış… Çok ötelerde bir yerde duran ve seni bekleyen ödülünü al.” diyoruz ki, bu ödülü alıp alamayacağı da belli değil. Çocuğun bu uzun vadeli ve belirsiz ödüle karşın içinden geçirdiği ikinci seçeneği de şöyledir: “Çalışma, git internete gir.”, “Çalışma, git arkadaşınla gez.”, “Çalışma, yan odada oyuncaklarınla oyna.” vb.

Çocuk sizce bu iki seçenekten hangisini seçmeye eğilimlidir? Bu seçimi yapacak olan şey beynimizdir. Ve beynimiz dış dünyaya “haz odaklı” tepkiler vermeyi sevdiğinden, bu iki seçenek arasından, kendi doğasına uygun olanı tercih edecek ve burnunun dibindeki haz verici seçeneğe yönelecektir. İşte, tam da bu aşamada, çocuk, haz verici olan eyleme yönelirken, beyninin diğer bir bölgesiyle (prefrontal lob) ya bu hazzı ertelemeyi başaracak ya da başaramayacaktır. Uzun süre ders çalışamayan çocukların temel sorunu, büyük ölçüde bu hazzı ertelemedeki zorluklarından kaynaklanmaktadır.

Ders çalışma sorununun alt yapısında yer alan bir başka önemli ve çarpıcı sorun da motivasyonla ilgilidir. Ders çalışma sorununu tüm boyutlarıyla ele almadıkça çözümünü sağlamak da çok zor olacaktır. Bu nedenle, bu sorunun motivasyonel kaynaklarını ve gerçekçi çözüm ipuçlarını sonraki yazılarımızda ele alacağız.

Sonuç olarak, çocukların geleceği adına kaygılar taşımamız doğaldır ama bu kaygıların tamamen çocuk adına olduğunu söylemek zordur. Biz yetişkinlerin kaygısı biraz da, ebeveynlik egosu, öğretmenlik egosu ve kurumsal egolarla karışmaktadır. Çocuklar adeta bir makine düzeniyle ders çalışacak, sınavlar kazanacak, dereceler yapacak ve bizler de onlar için iyi şeyler düşündüğümüze kendimizi inandırarak narsistik egolarımızı besleyeceğiz.

 Öyle görünüyor ki, bu “pazarlama eğitimi”, hepimizin gözünü boyamaya devam edecek ve bizler de çocuklarımız üstünden ego tatmini yapmaya ve hırslarımızı tatmin etmeye devam edeceğiz.

Kaynak: Türk Eğitim Rehberi Gazetesi- Yard. Doç. Dr. Oktay Aydın

paylasimbilgisi

Yorumlar

CLOSE
CLOSE